"vita & sententiae"1 üzerine kısa bir sohbet
"klâsik filolog
kimdir?" diye sorsalar, eskiden uzun uzadıya bilimsel tanımlar
yaparken, daha samimi bir itirafla, yalın verilecek bir yanıtı lafa
boğarken, şimdi sözcüklerle yaşamı birbirine örebilen insan diyorum. bu
kısa, ama öz tanıma ulaşmama hocam, dr. sina kabaağaç'ın "sözcükler ve bir yaşam"
adlı deneme yazısındaki2 ana düşünce sebep oldu. bir insanın kaleminin
ucuna gelebilecek en samimi, en içten ve bir o kadar da yetkin yaşam
kesiti olarak nitelendirebileceğim bu yazıdan, belleğime o kadar çok
şey aktardım ki, neredeyse her yazımda oradan bir alıntı yapmazsam,
dilim düşüncemi iletemeyecek, sözlerimin önü kesilecek, konuşmam
başlamadan bitecek diye korkuyorum. sözcüklerdeki anlam değişmelerini,
yaşamdaki değişimlerle eş tutan kabaağaç şöyle seslenir bu yazısından:

"gel
de şimdi, bir sözcüğün bir anlamdan bir anlama geçişindeki bütün bu
tarihsel, sosyal, siyasal gelişme gerekliliği karşısında hayretler
içinde kalma! bir sözcüğün, üstelik gelişigüzel bir sözcüğün yaşadığı
bu büyük serüveninin büyüsüne kapılma! doğrusu ben kapılıyorum.
örneğin, (bir
carchesium3 sözcüğüyle), bir yandan
latium'un
dağ köylüleri, arasında, topraktan kaba saba bir içki kabıyla şaraplar
içerek yoksul bir hasat bayramını kutlarken, öte yandan bir
roma yelkenlisinin dingindeki çanaklıkta tüm
akdeniz'i dolaşıyorum...
dilin
doğuşu ve onun siyasal, sosyal, kültürel her tür gelişmeyle karşılıklı
sıkı etkileşimi üzerinde eski çağlardan beri çok durulmuştur; ama
şurada, şu masada
latince
sözcükleri türkçe'ye aktarırken bu dil serüveninin, gözlerinin önünde
bir sinema filmi gibi cereyan edip durması, yine de kişiyi düşünmeye
zorluyor; çünkü en basit, üstelik en yabanıl bir gereksinimin itkisiyle
dudaktan fırlayan bir sözcüğün, zaman içindeki insana özgü zihinsel bir
gelişme süreci içinde, bu basit, yabanıl anlamdan giderek süzüle süzük
şiirlere vergi, en duyarlı, en soyut ve de en ayrıntılı bir içerik
edindiğine bizzat tanık oluyorsun. derece derece oluşan bu gelişimi, bu
ayrışma ve ayrıntılaşmayı, virgüller, noktalı virgüller arasında bizzat
gözlemliyorsun. en kısa tanımıyla, izlemekte olduğun süreç insan
zihninin bir somutluklar dünyasından, bir soyutluklar dünyasına geçiş
sürecidir; yani yemek, içmek, uyumak, yatmak, kalkmak, çiftleşmek gibi
doğal bir belirlenimin hepsinden, ama yine ona dayanıp çıkarak bu
sınırlı doğa dünyasının dışında kendine özgü başka ikinci bir dünya,
sınırları her an genişlemeye elverişli bir kültür dünyası yaratma
süreci. virgüller, noktalı virgüller, parantezler içindeki italik
açıklamalar yüzyıllar yüzyıllar demektir aslında; acılar sevinçler, göz
yaşları, kanlı savaşlar, kıyımlar, banşlar, batan yükselen inançlar,
ümitler amaçlar demektir. bir insanlık serüveni akmaktadır gözlerinin
önünde;
insanın insanlaşma süreci;
doğa insanı yaratmış;
şimdi insan kendi doğasını yaratıyor.... "
roma'yı okumak, yazmak, üstelik diliniz döndüğünce yorumlar yapabilmek zor ve ciddi bir iş.
klâsik filolojiye
gönül vermiş saygıdeğer hocalarımızın gerek emek ürünü yapıtlarından
gerekse sohbetlerinden edindiğimiz düşünce bu. hangi konuda
çalışırsanız çalışın, başta mükemmele yakın bir latince bilgisi ön
koşulunu
sine qua non (olmazsa olmaz) bir kabul olarak görürsek,
roma kültüründe
yapılacak bir çalışma, bu kültürün ana damarları olan tarih, hukuk,
edebiyat, felsefe ve din katmanına dört bir yandan hakim olmayı
gerektirir. bunlardan bir kanadın, bir şey olmaz mantığıyla dışarıda
tutulması, yazının büyüsünü bozar, birden sakilleştirir, anlaşılmaz
kılar. bu disiplinde geçirdiğimiz tez dönemlerimizde, başka deyişle,
güneşin, doğanın ya da dostların bütün ayartıcılığına karşı, perdeleri
sıkı sıkıya kapatılmış odalarda idealler için kıyasıya bir yarışın
başladığı, dış dünyayla, yaşamla ilişkinin kesildiği, zamanın durduğu,
deniz-
kum-
güneş trio
suna geçici olarak küsüldüğü akademik kamp dönemlerinde, yorgunluktan
zihnimiz ve yüreğimiz arasında bağlantı koptuğunda, başka uğraşlara
kendimizi verirdik. kimisi tez yazdığı sayfalara çiçek-böcek ya da
dumanı / tüten ev resimleri yapar, kimi lise dönemlerinden kalma
telsiz, akortsuz gitarını alır eline, başlardı tıngırdatmaya; kimisi de
müziğin sesini kulaklar yırtılıncaya kadar açardı. benimse kendi
kendime yarattığım oyun,
yunan-
latin edebiyatındaki değişik yazarların sözlerini alt alta sıralamak, içlerinden beğendiklerimi,
antikçağ
sayfalarından sözün içeriğine uygun bir fotoğrafla buluşturmaku. bu
oyunu ilk keşfettiğimde, yaşanümda ilk ciddi akademik çalışmam olan
yüksek lisans
tezimi yazıyordum, daha doğrusu yazamıyordum; nedenini o an için
bilemediğim bir sıkıntı, bir kekreklik içindeyken, kalemim de sürekli
teklerken, birden yıllar önce duyduğum
cato'nun bir sözüyle canlandım:
rem tene, verba sequentur
(sen konuya hakim ol, sözcükler peşisıra gelir!). bu iki çift laf, kısa
tarihimde çığır açıcı bir sözmüş gibi gelmişti, o zamanlar. demek ki,
henüz konuyu yazıya dökecek kadar bilgi edinmemiş olduğum halde,
kendini bilmezlik edip hemen yazmaya kalkışmıştım. çalışmam süresince,
cato'nun bu sözünü diğerleri izlemeye başladı.
tez
dönemlerinde bir zihin jimnastiği olarak gördüğüm sententia bulma
oyunu, nice yazlar ve nice kışlardan sonra, latin edebiyatında çıktığım
uzun soluklu geziler sırasında epeyce birikti, birer renk cümbüşü oldu;
yaşam bilgelikleriyle dokunmuş birer renk demeti! kimine satır arasına
gizlenmişken rastiadım, kimi ben keşfettiğimde zaten yüzyıllar önce pek
çok üstadın derlemesine konu olmuş, ünlenmişti. kimi bir şiirin ana
temasıydı adeta, çekip çıkarsanız, sanki bütün dizeler sökülecekmiş
gibi, öyle sağlam tutunmuştu yerine; kimi bir söylevcinin konuşmasına
coşku katmış, okuyucusu ya da dinleyicisiyle arasında bir gönül bağı
oluşturmuştu; kimi halk kültürünün adeta kısa birer özeti olan
komedilerin nüktesine nükte katmıştı; kimi bir tarihçinin, bir
hukukçunun ya da bir düşünürün yıllardır aradığı tanımı bir çırpıda
dile getirivermişti. hatta, gözlediğim kadarıyla, bazısı onu söyleyenin
ününü bile gölgelemişti,
carpe diem'de
olduğu gibi: dile pelesenk olan bu deyiş hemen hemen herkesin kulağına
tanıdık bir ezgi fısıldarken, ancak meraklısı bu iki sözcüğün
horatius'un
sevgiliye verilen bir yaşam öğüdü olduğunu biliyordu. gezilerimi
sürdürdükçe, sententialara farklı bir gözle yaklaştım ve onlardan, daha
sonraki çalışmalarıma konu olacak ünlü edebiyatçıların ya da
düşünürlerin özel duygulanımlarını yakalamaya çalıştım. şiirin
güzelliğinden anlayamayacağına inandığı cahil halk için
odi profanum vulgus (cahil halktan nefret ederim) diyen
horatius'un şairce öfkelenişine; catullus'un karmaşık aşk savaşımını
odi et amo (
nefret ediyorum ve seviyorum)
olarak özetleyen kısacık ama derin çığlığına tanık oldum. eski günlerin
değerlerinin, gelenek ve göreneklerinin yitip gittiğine sızlanan
cicero'nun
o tempora, o mores! (hey gidi adetler, hey gidi günler!) şeklindeki serzenişini,
vergilius'un romalı yiğite4 tutturduğu,
arma virumque cano
(silahların ve bir yiğidin türküsünü söylüyorum!) biçimindeki
türküsünden damlayan yurt sevgisini dinledim. yaşamın gerçekliğini
o vita misero longa, felici brevis (ah yaşam, zavallıya uzun, mutluya kısa!) deyişiyle dillendiren
publilius syrus'un yazgıyı kabullenişine,
amici, diem perdidi
(dostlar, bugünü de harcadım!) diyerek boşa geçirilen bir günün
yaşamdan bir çalıntı olarak gördüğünü belirten ve yaşamı bu kadar
ciddiye alan imparatorun görev bilincine hayranlık besledim, ve
besliyorum...
antikçağ'ın
lamba isi kokan odalarında, balmumundan tabletlere kazman yazılardan
çıkarılan bu bilgece deyişlerin her biri, doğanın, insanın, yaşamın ve
kültürün en yalın ve en etkin anlatımlarıdır. bu deyişler sayesinde,
herkesin bildiği doğrular, bilgece düşünen, zeki, nüktedan ve her
şeyden önce yaşam ustası olan edebiyatçıların dilinde yoğrularak kolay
ve çarpıcı bir yöntemle aktarılır. yunan-latin yazın dünyasının söz
sanadarında önemli bir yer edinen ve genel olarak sententiae olarak
bilinen bu aktarımlar, okuyucunun ya da dinleyicinin ruh halini
değiştirecek kadar güçlü, ikna yeteneği yüksek ifade biçimleridir ve
edebiyatın her türünde, gerek düzyazı, gerekse şiir alanında, ya da
antikçağ'ın toplumsal ve siyasal yaşamında önemli rol oynayan ikna
edici konuşmalarda, metnin içeriğine renk ve zenginlik katan, üstü
kapalı söylemeler (imalar), vurgulamalar biçimine girerek, yazının ya
da konuşmanın kalıcı-, lığını, başka deyişle yazgısını belirleyecek
kadar başat rol oynamıştır.5
francis meres,
palladis tamia
adlı deyişlerden oluşan hazinesinde, zeka pırıltıları gösteren edebi
bir metnin birbirini tamamlayan üç kaynağı olduğunu ve bu kaynakların
başında sententia'nın geldiğini6 belirtirken, çok haklıdır.7
aristoteles,
rhetorike adlı yapıtında, sententia'yı,
enthymeme
nin (retorikte: örtük kıyas) bir parçası olarak görmektedir (2.1393
a-b).8 ona göre, bütün söylev türlerine (siyasal, yasal ve törensel
söylevler) uygun düşecek iki türlü retoriksel kanıtlama vardır:
sententia (ya da entymeme) ve
exempla (örnek).9 bu iki kanıtlama çeşidi,
charles r. baskerville
için özgün ve dakik bir edebi kurgu için gerekli olan kutsal
ikizlerdir.10 aristoteles'e göre sententia genel ifadelerdir ve
onaylanması ya da kaçınılması gereken davranış biçimlerini gösterir
(2.1395 b), bir başka deyişle ahlaksal bir özellik taşır. çünkü
insanların inandığı değerlerin, herkesin kabul ettiği hakikatler olarak
bilgece sözlerle örülüp sunulması büyük etki yaratır (2.1395 b).
inandırmaya yönelik konuşmalarda, tarih içindeki önemli olaylardan
derlenen anektodlarla beşlenen bilgelikler (sententia'lar), konuşmacı
ile söylev ustasının arasında bir düşünce birliği yarattığından,
konuşmanın başarısını olumlu yönde etkiler.
sir thomas elyot, cicero ve
demosthenes'i
öven bir yazısında, her iki hatibin bilgelikle örülü kısa ve özlü söz
kullanımının ve tarihten seçtikleri erdem örneklerini sunmadaki
ustalıklarının, söylevlerini mükemmelleştirdiğinden söz eder.11
antikçağ'da, sententia, basmakalıp deyiş (lat.
locus communis; gr.
koinoi topoi; ing.
commonplace)
olarak tanımlandığında, bir yaşam sanatı olarak anlaşılan ahlâk
felsefesiyle ilişkilendirilmiştir. cicero'nun tanımladığı gibi (
de oratore
1.15.67) ,12 insan doğasını, kusurlarını, tutkularını, kendine
hakimiyeti, ölçülü olmayı, kederi ve ölümü konu edinen ahlâk
felsefesinde, bir etik ilke olarak kullanılan locus communis, bu
anlamda, yaşantımızı nasıl düzenleyeceğimizi gösteren kurallar
dizgesini oluşturmuştur. latin dünyasının sözcük sanatları üzerine
ayrıntılı bilgi aktaran
rhetorica ad herennium'a
göre, sententia, insan yaşamında onaylanacak ya da onaylanmayacak
davranış kalıplarını gösteren ve yaşamın derinlerinden çekip çıkarılan
söz sanatıdır (4.17).13 retorik sanatının ilkeleri ve eğitimi üzerine
yazdığı
institutio orataria
adlı yapıtında, quintilianus sententia yi nükteli ve yer yer taşlama
içeren cümleler, çarpıcı yansımalar olarak tanımlar. bu tanımıyla,
başka birçok söylevcinin sententia tanımına öncülük eden quintilianus'a
göre, eskiler sententia'yı bir duygu ya da düşünceyi dile getirmek
amacıyla kullanmıştır (8.5.1-5).14
felsefe-sententia ilişkisi, sententia derlemelerinin en ünlülerinden olan,
1477 yılında ingiltere'de
william caxton tarafından kaleme alınan
the dicts and sayings of the philosophers adlı yapıtta açıkça gözler önüne serilmiştir.15 aynı şekilde,
montaigne,
essais
adlı ünlü yapıtını yunan ve latin yazarlarından seçtiği ve insanın
ahlaksal zayıflıklarını ve cahilliklerini ön plana çıkaran 50 sözle
çapıcı kılmıştır.16 ahlâk ilkeleri olarak kullanılan sententia'lar,
yazın tarihinin yanında, görkemli sanat yapıtlarının üzerine kazınarak
belleklerden hiç çıkmayacak hale getirilmiştir. örneğin,
francis bacon'ın babası sir
nicholas bacon,
gorhambury'deki
şatosunun girişini ve ziyafetlerin düzenlendiği meyve bahçesindeki
küçük evini klâsik yazarlardan seçilen 59 sententia ile donatmıştır.17
eğitimin temeline doğru davranış (
ethica) ve etkili konuşma (
rhetorica)
sanatını döşeyen 16. yüzyıl eğitim anlayışında, cicero'nun yetiştirmeyi
tasarımladığı doctus orator (aydın hatip) ideali, ya da, daha açık bir
ifadeyle, mükemmel bir hatibin bütün bilgi dallarında iyi bir eğitim
almış olması gerektiği düşüncesi, etkin bir örnek olmuştur. cicero'nun
bu düşüncesi, cato'nun ideal insan tanımı olan,
vir bonus dicendi peritus (konuşmada usta erdemli adam)18 ideali üzerine yapılanmıştır. cicero, pratik felsefe olarak algıladığı,
vita (yaşam) ve
mores
(ahlâk) üzerine bilgi edinme uğraşısını, başka deyişle, erdem, görev,
eşitlik, iyi, yararlılık, onur, onursuzluk, utanç, ödül, ceza gibi
konular üzerinde çalışmayı, bir hatibin sorumluluk alanına devretmiştir
(de oratore 1.15.68-69; 3.27.107-8). ona göre gerçek bir hatip insanlık
yaşamının tüm içerikleri üzerine inceleme yapmak, okumak ve tartışmak
zorunda olduğundan (de oratore 3.14.54), felsefe uğraşısını belâgatli
konuşma sanatından ayrı tutmamalıdır (3.14.55). cicero'nun, "nihil enim
est aliud eloquentia nişi copiose loquens sapientia = belagat, sözcük
haznesi geniş ve üretken bir felsefi uğraştan başka bir şey değildir",
görüşü çerçevesinde şekillenen bu anlayışı geliştiren
rotterdamlı erasmus,
klâsik yazarların yapıtlarındaki görüşlerden hareketle, ahlâk felsefesi
ile retoriği tek bir çalışma sahası olarak ele almıştır. ona göre
(adagia, 14),19 sententia bilgisi özellikle dört konuya hakimiyeti
sağlamaktadır: felsefe, ikna etme, konuşmada zerafet ve çekicilik
yaratma, en iyi yazarları anlama. erasmus için sententiae, eskiye
tanıklık ettiğinden, başlı başına bir saygınlık ve otorite
içermektedir. ona göre, dile rahat bir soluk ve yücelik kazandırabilen
veya ifadenin zerafetine katkıda bulunan söz sanatı sententia, nükteli
ve bilgece kurgulanmış her tür konuşmaya uyarlanma yeteneğine sahip
olduğu için, hiç kuşkusuz, istenen büyüyü yaratabilecek ve konuşmanın
tümünü kendi etkisi altına alabilecek yapıdadır (
adagia,
17); bu yüzden sententia'yi konuşmanın uygun yerlerine dokumak,
konuşmanın bütününü antikçağ'ın kıvılcımlarıyla aydınlatmak demektir
(adagia, 17-18).
erasmus'un görüşlerinden etkilenerek, kökten
dinci akımların yaralayıcı saldırılarına karşı şiir türünü korumaya
alan diğer hümanistler, sententia'yi şiirsel bir ölçüt olarak
yorumlamaya başlamışlardır.
girolamo vida, şairlere öğütler içeren yapıtı
de arte poetica'da
şairlerin bilgece öğütler içeren ve dizelere tat katan kısacık
sententia'larla. bezeli şiirleriyle, insanların yüreklerini derinden
sarsarak toplumsal işlevini en iyi şekilde gerçekleştireceklerini ve
söylemek istediklerini torunlarının belleğine kazıyabileceğim
belirtmiştir (de arte poetica, 1527).20
erasmus'un bu görüşlerinin somut ifadesi olan
adagiorum chiliades
adlı sententia koleksiyonu bu konuyu uğraş edinen kişilerin başvuru
kaynağı olmuştur. ama klâsik kaynaklardan derlenen bilgece deyişlerin
ilk rönesans derlemesi,
polydore vergil tarafından kaleme alınıp adagia'dan iki yıl evvel 1498'de
venedik'te
yayımlanan, proverbioruım libellus adlı yapıttır. ilk baskısı 306 veciz
sözü ve kısa yorumlarından oluşan bu yapıta, sonradan 431 kutsal
atasözü eklenerek 1521 yılında ikinci baskısı yayımlanmıştır.21 gerek
bu yapıtlar, gerekse erasmus'un koleksiyonu, söz konusu yüzyılın bu
alandaki çalışmaları besleyen ve geliştiren bir yüzyıl olması
sayesinde, birçok başka koleksiyona öncülük etmiştir. özellikle
shakespeare'in
yapıtlarında yoğun ilgi gören ve tanınması kolaylaşan klâsik deyişler,
günümüzün batı yazınının çeşitli türlerindeki konu ve anlam uyumuna
ahenk katmayı sürdürmektedir.22
klâsikçağ'dan, nice zorlu ve
yorucu çalışmalar sonucu günümüze aktarılabilmiş binlerce sententia
arasından derleyebildiklerimiz, antikçağın bilgelik soluğunu türk
okuyucusuna duyumsatabilirse, edebiyat üstatlarımızın ruhunu okşayıp
dizelerine konuk olabilirse ya da sanat tarihimizin görkemli
yapıtlarına, müzisyenlerimizin coşkun ezgilerine farklı bir renk
katabilirse, ne mutlu! öyleyse latin edebiyatının ıtır kokulu
bahçelerinden, gümüş rengi akan nehirlerinden, geniş gölgeli kayın
ağaçlarından süzülüp gelen bu sözlerin büyüsüne kapılıp çıktığımız bir
dağ yamacından, tüm okuyuculara şöyle seslenelim:
lectori salutem!23
Çiğdem Dürüşken
Latince Deyişler ve Yaşamın Renkleri,
HomerSunuş'tan