« Önceki | Sonraki »

23/4/2008

Navisalvia 2008 * "Satyros"

7/4/2008

Alternatif turizmin gelecekteki durağı:

Bu yazı Çiğdem Dürüşken'in 7.9.2001 tarihli Radikal gazetesinin Radikal Kitap ekinde yayınlanmış bir kitap tanıtımıdır.

Alternatif turizmin gelecekteki durağı:


Eski söylencelerin baştanrısı Zeus artık Olympos gezegeninde yaşıyor, dünyalı televizyon muhabirine insanlıkla tanıştığı ilk günleri anlatıyor


  • OLYMPOS'TAN CANLI YAYIN -
    DEVRİK BİR TANRI İLE SÖYLEŞİ


    Betül Avunç, Dharma Yayınları, 2001,
    97 sayfa, 3 milyon lira.

    "Merhaba sevgili seyirciler. İşte günlerdir merakla beklediğiniz an geldi. Gördüğünüz gibi, Olympos gezegeninde tanrı Zeus ile birlikteyiz. Pek az insana nasip olan bu serüveni sizlere yaşatabilmek uğruna, dünyadan kalkıp buralara kadar geldik... Dünyalı turistlere kucak açan ve katılacağı ilk canlı yayın için bizim kanalı seçen Sayın Zeus'a sizlerin huzurunda teşekkür ediyoruz. Yaşlı dünyamızın ilkçağına damgasını vurmuş olan bu efsane tanrı, gördüğünüz gibi kanlı canlı karşımda duruyor... Sayın Zeus, duygularınızı öğrenebilir miyim?

    Efendim, tekrar hoşgeldiniz. Dünyada beni izleyen herkese merhaba diyorum buradan. Eh, biraz heyecanlıyım tabii. Desenize, biz de medyatik olduk artık. Eskiden halka hitap etmek isteyince, tapınaklarımızın alınlığındaki pencereden görünürdük, şimdi ise ekranlarda boy gösteriyoruz."

    Antikçağ'dan geleceğe

    'Olympos'tan Canlı Yayın' adlı kitabın başlarından alınan bu satırlar, geçmişle geleceği fantastik bir biçimde kaynaştıran kitabın esprisini ve ilginç kurgusunu çok iyi özetliyor. Belki gelecekte başka gezegenleri de ziyaret edecek, oralardaki farklı uygarlıklarla kaynaşacak ve alternatif uzay turizminin olanaklarından yararlanacağız. Hatta, ilkçağ tanrılarının aslında uzaydaki ileri bir uygarlığın üyeleri olduğu düşüncesinden yola çıkarak, geleceğin insanının bir gün onların yaşadığı Olympos gezegenine konuk olacağını bile düşleyebiliriz. Betül Avunç, klasik arkeoloji eğitiminin ve antik dünyaya ilişkin geniş hayal gücünün sağladığı birikimle, işte böyle bir dünyayı anlatıyor kitabında. Homeros ve Hesiodos'tan başlayarak, Eski Yunan ve Latin edebiyatçılarının yorumlarıyla zenginleşen söylence dünyasına yeni bir yorum katıyor ve eski söylencelerin baştanrısı Zeus'u kurgusal bir ortamda geleceğin insanıyla buluşturuyor. Böylece, ilkçağ insanının efsanevi Olympos Dağı'nın doruklarına oturttuğu baştanrının evi bu kurgu içinde Olympos adlı gezegene dönüşmekle birlikte, Zeus Eski Yunan'ın insan biçimci tanrı anlayışı çerçevesinde yorumlanıyor.


    Olympos'ta ağırladığı dünyalı televizyon muhabirine insanlıkla ilk tanıştığı günleri anlatırken, "yalnız fiziken değil, ruhen de bize benziyordu bu insan denen yaratık" diyerek bu noktayı vurgulayan Zeus, kendisini tanrısal kılan özelliklerin ötesinde, adeta içimizden biri gibi görünen bir portre yansıtıyor okura. Yüzyıllardır dillerde dolaşan eski söylenceleri bu kez halkın değil, artık dünyadan elini eteğini çekmiş bir tanrının ağzından dinliyoruz.

    İnsan var oldukça bitmeyecek nitelikte öyküler bunlar. Yazar, dilimizin zengin olanaklarından yararlanarak, mitolojik gerçeklerle örtüşen deyimleri özenle seçip, yer yer mitolojik simgeler yoluyla günümüze atıfta bulunarak, sıcak, insancıl ve esprili bir tarzda konuşturduğu bu eski tanrıyı okurla yaklaştırmasını çok iyi biliyor. Bu sürükleyici ve yalın anlatımıyla, yalnızca antik dünyayı bilimsel çalışma konusu yapanlara değil, her kesimden okura sesleniyor. İnsanların ikiyüzlülüğünden, saygısızlığından ve en başta paranın getirisi olan aldatmalardan çok çekmiş olan Olympos'un efendisi Zeus, olayları kendi gözünden aktararak, duygularını bizimle paylaşıyor, samimi bir sohbet ortamında bizimle dertleşiyor. Bize ise, Antikçağ dünyasının insanını tanımak, günümüz insanıyla ortak yanlarını keşfetmek ve özenli bir Türkçeyle yazılmış sürükleyici bir metinle baş başa kalmak isteyenleri Olympos'ta soluklanmaya davet etmek kalıyor.


  • Kaynak: http://213.243.28.21/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=541

  • 18/2/2008

    Francis Bacon, Nova Atlantis



    F. Bacon (1561-1626) soylu bir İngiliz ailesinin oğlu olarak Londra'da doğar. Önce Trinity College'de bilim üzerine eğitim alır, ardından Gray's Inn'de hukuk öğrenimine başlar. 1582'de Gray's Inn'de avukat olur. 1584'de Dorsetshire Parlamentosu'na, 1593'de Middlesex Parlamentosu'na girer. I. James zamanında Sir unvanını alır ve şövalyeliğe yükselir. 1613'de başsavcı olur. 1617 yılında babasının da bir zamanlar yürüttüğü görevi üstlenerek mühürdar olur. 1618'de başyargıçlığa yükselir ve Baron Verulam unvanını alır. 1621'de Viscount St. Albans unvanını alır. Kariyerinin zirvelerindeyken mahkemede yargılanan kişilerden rüşvet aldığı iddiasıyla suçlanır, hapse mahkûm olur ve bütün mevkilerini yitirir. Kısa bir süre sonra serbest bırakılır, ama bir daha herhangi bir devlet görevini üstlenmesine izin verilmez. Siyasi yaşamı sona eren Bacon kendisini tümüyle felsefe çalışmalarına verir.

    Ölümünden sonra, özel danışmanı ve sırdaşı Guillelmus Rawley, Bacon'ın önce İngilizce kaleme aldığı, ardından Latince yazılan eserlerin ölümsüzlüğüne olan inancıyla birçok ekleme ve değişiklik yaparak Latinceye çevirdiği Yeni Atlantis'i 1638 yılında yayımlar. Yeni Atlantis'ini yazarken Bacon'ın amacı yalnızca doğa felsefesiyle ilgili çalışmalar yapan bir enstitüyü tanıtmak değil, aynı zamanda bütün yaşamını felsefe ve bilime adamış bir filozofun düşüncesindeki ideal devlet yasalarını ve kurumlarını da belirtmek ve adeta felsefi bir devlet modeli yaratmaktır. Bacon'ın felsefe-bilim utopiasını gözler önüne seren Yeni Atlantis, Platon'dan Thomas Morus'a uzanan utopia geleneği içinde ölümsüz bir yer edinmiştir.

    (Tanıtım Yazısından)

    Künye: Nova Atlantis, Francis Bacon, Çev. Çiğdem Dürüşken, Kabalcı Yay. Birinci Basım  (Şubat) İstanbul 2008.

    Satın alma Linkleri:

    http://www.ideefixe.com

    http://www.netkitap.com



    Radikal Kitap Eki

    *

    Ertuğrul ÖZKÖK

    Hürriyet Gazetesi, 15 Nisan 2008

    Altı günlük işler okulu


    17’nci yüzyılın başında içinde İngilizler bulunan bir gemi, Peru’dan ayrılır.

    Rotaları Çin ve Japonya’dır.

    Yanlarına kendilerine 12 ay yetecek kadar yiyecek almışlardır.


    Beş ay kadar sakin sularda yol aldıktan sonra birden ters esen rüzgárlarla karşılaşırlar ve rotaları şaşar.

    Başka rüzgárlar, gemiyi bambaşka coğrafyalara götürür.

    Umutsuz anlarından birinde, karşılarında bir kara parçası bulurlar.

    Geldikleri adanın adı "Bensalem"dir.

    Geminin kaptanı buraya "Yeni Atlantis" adını takacaktır.

    Çünkü buldukları ada, antik Yunan’dan beri felsefecilerin aradıkları "mükemmel devletin" yaşayan örneğidir.

    * * *

    Hafta sonu Viyana’daydım.

    Gidip gelirken, Francis Bacon’un "Yeni Atlantis" kitabını okudum.

    Mükemmel devlet, tabii ki ütopik bir kavram.

    Daha mütevazı, daha gerçekçi olalım ve biz sadece "iyi bir devletten" söz edelim.

    İşe böyle baktığınız zaman, aslında mükemmel devletin de sandığımız kadar ütopik olmadığını görebiliriz.

    Bensalem Adası’ndan ve onun "altı günlük işler okulu"ndan alacağımız epey ders var.

    Bensalem, Hıristiyan bir toplumun ülkesi.

    Hiç önemli değil.

    Siz aynı şeyi, Müslüman bir toplum için de düşünebilirsiniz.

    Orada din, toplumsal hayatta önemli bir rol oynar.

    Ama nasıl bir din?

    Bensalem halkı, İsa’nın göğe yükselişinden 20 yıl sonra bir tesadüf eseri Hıristiyanlıkla tanışır.

    Ellerinde İsa’nın havarilerinden Aziz Bartholomeus aracılığıyla yollanan bir İncil ve Tevrat vardır.

    Yani, "dinin bozulmamış, saf, yorumlanmamış, kirletilmemiş, istismar edilmemiş" haliyle tanışmışlar ve onu asırlar boyunca hiç bozulmadan devam ettirmişlerdir.

    Onların hayatında önemli "yeri olan din" işte böyle bir dindir.

    Yobazların ilkel aklıyla yorumlanmamış, insanlara zorla empoze ettirilmeyen, ötekine saygılı, para toplayan ticari yobazların eliyle üçkáğıtçılık malzemesi haline getirilmemiş...

    Ve en önemlisi, siyasetçi tarafından insafsızca, imansızca istismar edilmemiş, seçim meydanında propaganda broşürü haline getirilmemiş bir din.

    Yeni Atlantis’in "altı günlük işler okulu"nun ilk dersi budur.

    * * *

    İkinci ders ise rüşvet ve yolsuzluktur.

    Adaya giden gemiciler, kendilerine akıl almaz bir insanlık gösteren ada sakinlerine minnettarlıklarının karşılığında para veya eşya vermeye kalktıklarında hepsinden aynı cevabı alırlar.

    "Bana çifte maaşlı bir insan mı dedirteceksiniz?"

    "Çifte maaş",
    rüşvetin nazik ifadesidir ve bu toplumda rüşveti ne almanın ne de vermenin yeri asla yoktur.

    Dinen temiz kalmış toplum, ahlaken de temiz kalmıştır.

    * * *

    İyi devletin üçüncü ayağını ise iyi insan ilişkileri oluşturur.

    İnsanlar birbirlerine iyi davranırlar.

    Kimse kimsenin kuyusunu kazmaz.

    Kimse kimseyi "öteki" ilan etmez.

    Devletin yöneticileri, halkını "biz" ve "onlar" diye bölmez.

    "Ötekine" kerhen tahammül ettiği, bazı hakları bahşettiği duygusu vermez.

    Ötenin endişesini, sorununu da kendi sorunu olarak içinde hisseder.

    * * *

    Bensalem’in "altı günlük işler okulu"nun müfredat programı budur.

    Kimse üzerine alınmasın.

    Ben Türkiye’den değil, bir hayal ülkesinden söz ediyorum.

    Zaten bizim ülkemizde de öyle dinin istismarı, rüşvet, yolsuzluk, kayırma, eşe dosta milyar dolarlık kıyakların yeri asla yoktur.

    Mükemmel devletimiz olmasa bile "mükemmel" yöneticilerimiz vardır.

    "Yeni bir Atlantis" keşfetmeye hiç ihtiyacımız yoktur.

    Bu yazdıklarım ise Viyana kapılarından üçüncü bir bozgundan ibarettir.

    (*) Francis Bacon: "Yeni Atlantis, Kabalcı Yayınevi, Şubat 2008 (Küçük bir not: Kabalcı Yayınevi’ne, son yıllarda ticari kaygıları bir yana bırakarak yayınladığı klasik eserler için en içten teşekkürlerimi iletiyorum. Bir de mükemmel çeviri için Çiğdem Dürüşken’e teşekkür ediyorum.)

    ...

    http://getir.net/mpe

    25/1/2008

    Seneca, De Providentia








    Stoa felsefesinin Fortuna (Talih), Fatum (Kader) ve Providentia (Tanrısal Öngörü) kavramları üzerine, antikçağdan elimize geçen en önemli metinlerden birisi olan De Providentia, retorik sanatının incelikleriyle örülü üslubuyla her şeyden önce klasik bir edebiyat metnidir. İçeriğinin Stoik ahlak ilkeleriyle döşeli oluşu, tanrı ve insan ilişkilerinin ayrıntılı olarak sorgulanması, iyi ve kötü değerlerinin açık ve seçik ifadelerle aydınlatılması, yaşam ve ölüm kavramlarına yaklaşımı açısından değerlendirildiğinde, bu eser Roma'dan günümüze kalan örnek bir ahlak felsefesi metni özelliği kazanır. İnsan zihni evreni, tanrıyı, insanı, iyiliği, kötülüğü, doğayı, kaderi, talihi, talihsizliği, sabretmeyi, yaşamı, ölümü sorguladıkça, satırlarında edebiyatla felsefeyi buluşturan De Providentia samimi diliyle ona sonsuza değin ışık tutacaktır.

    Künye:
    De Providentia, Seneca, Çev. Çiğdem Dürüşken, Kabalcı Yay. İkinci Basım  (Aralık) İstanbul 2007.

    Satın alma linkleri:
     http://www.kabalciyayinevi.com/kitap.asp?KitapId=300
    http://www.denizyayinevi.com/turkce/urun_detay.aspx?id=13021
    http://www.ilknokta.com/V2/Pg/MetaDetail/Number/42541.htm
    http://www.netkitap.com/m_ayrinti.asp?id=19208

    12/11/2007

    Vita & Sententiae" Üzerine Kısa Bir Sohbet

    "vita & sententiae"1 üzerine kısa bir sohbet

    "klâsik filolog kimdir?" diye sorsalar, eskiden uzun uzadıya bilimsel tanımlar yaparken, daha samimi bir itirafla, yalın verilecek bir yanıtı lafa boğarken, şimdi sözcüklerle yaşamı birbirine örebilen insan diyorum. bu kısa, ama öz tanıma ulaşmama hocam, dr. sina kabaağaç'ın "sözcükler ve bir yaşam" adlı deneme yazısındaki2 ana düşünce sebep oldu. bir insanın kaleminin ucuna gelebilecek en samimi, en içten ve bir o kadar da yetkin yaşam kesiti olarak nitelendirebileceğim bu yazıdan, belleğime o kadar çok şey aktardım ki, neredeyse her yazımda oradan bir alıntı yapmazsam, dilim düşüncemi iletemeyecek, sözlerimin önü kesilecek, konuşmam başlamadan bitecek diye korkuyorum. sözcüklerdeki anlam değişmelerini, yaşamdaki değişimlerle eş tutan kabaağaç şöyle seslenir bu yazısından:



    "gel de şimdi, bir sözcüğün bir anlamdan bir anlama geçişindeki bütün bu tarihsel, sosyal, siyasal gelişme gerekliliği karşısında hayretler içinde kalma! bir sözcüğün, üstelik gelişigüzel bir sözcüğün yaşadığı bu büyük serüveninin büyüsüne kapılma! doğrusu ben kapılıyorum. örneğin, (bir carchesium3 sözcüğüyle), bir yandan latium'un dağ köylüleri, arasında, topraktan kaba saba bir içki kabıyla şaraplar içerek yoksul bir hasat bayramını kutlarken, öte yandan bir roma yelkenlisinin dingindeki çanaklıkta tüm akdeniz'i dolaşıyorum...

    dilin doğuşu ve onun siyasal, sosyal, kültürel her tür gelişmeyle karşılıklı sıkı etkileşimi üzerinde eski çağlardan beri çok durulmuştur; ama şurada, şu masada latince sözcükleri türkçe'ye aktarırken bu dil serüveninin, gözlerinin önünde bir sinema filmi gibi cereyan edip durması, yine de kişiyi düşünmeye zorluyor; çünkü en basit, üstelik en yabanıl bir gereksinimin itkisiyle dudaktan fırlayan bir sözcüğün, zaman içindeki insana özgü zihinsel bir gelişme süreci içinde, bu basit, yabanıl anlamdan giderek süzüle süzük şiirlere vergi, en duyarlı, en soyut ve de en ayrıntılı bir içerik edindiğine bizzat tanık oluyorsun. derece derece oluşan bu gelişimi, bu ayrışma ve ayrıntılaşmayı, virgüller, noktalı virgüller arasında bizzat gözlemliyorsun. en kısa tanımıyla, izlemekte olduğun süreç insan zihninin bir somutluklar dünyasından, bir soyutluklar dünyasına geçiş sürecidir; yani yemek, içmek, uyumak, yatmak, kalkmak, çiftleşmek gibi doğal bir belirlenimin hepsinden, ama yine ona dayanıp çıkarak bu sınırlı doğa dünyasının dışında kendine özgü başka ikinci bir dünya, sınırları her an genişlemeye elverişli bir kültür dünyası yaratma süreci. virgüller, noktalı virgüller, parantezler içindeki italik açıklamalar yüzyıllar yüzyıllar demektir aslında; acılar sevinçler, göz yaşları, kanlı savaşlar, kıyımlar, banşlar, batan yükselen inançlar, ümitler amaçlar demektir. bir insanlık serüveni akmaktadır gözlerinin önünde; insanın insanlaşma süreci; doğa insanı yaratmış; şimdi insan kendi doğasını yaratıyor.... "

    roma'yı okumak, yazmak, üstelik diliniz döndüğünce yorumlar yapabilmek zor ve ciddi bir iş. klâsik filolojiye gönül vermiş saygıdeğer hocalarımızın gerek emek ürünü yapıtlarından gerekse sohbetlerinden edindiğimiz düşünce bu. hangi konuda çalışırsanız çalışın, başta mükemmele yakın bir latince bilgisi ön koşulunu sine qua non (olmazsa olmaz) bir kabul olarak görürsek, roma kültüründe yapılacak bir çalışma, bu kültürün ana damarları olan tarih, hukuk, edebiyat, felsefe ve din katmanına dört bir yandan hakim olmayı gerektirir. bunlardan bir kanadın, bir şey olmaz mantığıyla dışarıda tutulması, yazının büyüsünü bozar, birden sakilleştirir, anlaşılmaz kılar. bu disiplinde geçirdiğimiz tez dönemlerimizde, başka deyişle, güneşin, doğanın ya da dostların bütün ayartıcılığına karşı, perdeleri sıkı sıkıya kapatılmış odalarda idealler için kıyasıya bir yarışın başladığı, dış dünyayla, yaşamla ilişkinin kesildiği, zamanın durduğu, deniz-kum-güneş trio suna geçici olarak küsüldüğü akademik kamp dönemlerinde, yorgunluktan zihnimiz ve yüreğimiz arasında bağlantı koptuğunda, başka uğraşlara kendimizi verirdik. kimisi tez yazdığı sayfalara çiçek-böcek ya da dumanı / tüten ev resimleri yapar, kimi lise dönemlerinden kalma telsiz, akortsuz gitarını alır eline, başlardı tıngırdatmaya; kimisi de müziğin sesini kulaklar yırtılıncaya kadar açardı. benimse kendi kendime yarattığım oyun, yunan-latin edebiyatındaki değişik yazarların sözlerini alt alta sıralamak, içlerinden beğendiklerimi, antikçağ sayfalarından sözün içeriğine uygun bir fotoğrafla buluşturmaku. bu oyunu ilk keşfettiğimde, yaşanümda ilk ciddi akademik çalışmam olan yüksek lisans tezimi yazıyordum, daha doğrusu yazamıyordum; nedenini o an için bilemediğim bir sıkıntı, bir kekreklik içindeyken, kalemim de sürekli teklerken, birden yıllar önce duyduğum cato'nun bir sözüyle canlandım: rem tene, verba sequentur (sen konuya hakim ol, sözcükler peşisıra gelir!). bu iki çift laf, kısa tarihimde çığır açıcı bir sözmüş gibi gelmişti, o zamanlar. demek ki, henüz konuyu yazıya dökecek kadar bilgi edinmemiş olduğum halde, kendini bilmezlik edip hemen yazmaya kalkışmıştım. çalışmam süresince, cato'nun bu sözünü diğerleri izlemeye başladı.



    tez dönemlerinde bir zihin jimnastiği olarak gördüğüm sententia bulma oyunu, nice yazlar ve nice kışlardan sonra, latin edebiyatında çıktığım uzun soluklu geziler sırasında epeyce birikti, birer renk cümbüşü oldu; yaşam bilgelikleriyle dokunmuş birer renk demeti! kimine satır arasına gizlenmişken rastiadım, kimi ben keşfettiğimde zaten yüzyıllar önce pek çok üstadın derlemesine konu olmuş, ünlenmişti. kimi bir şiirin ana temasıydı adeta, çekip çıkarsanız, sanki bütün dizeler sökülecekmiş gibi, öyle sağlam tutunmuştu yerine; kimi bir söylevcinin konuşmasına coşku katmış, okuyucusu ya da dinleyicisiyle arasında bir gönül bağı oluşturmuştu; kimi halk kültürünün adeta kısa birer özeti olan komedilerin nüktesine nükte katmıştı; kimi bir tarihçinin, bir hukukçunun ya da bir düşünürün yıllardır aradığı tanımı bir çırpıda dile getirivermişti. hatta, gözlediğim kadarıyla, bazısı onu söyleyenin ününü bile gölgelemişti, carpe diem'de olduğu gibi: dile pelesenk olan bu deyiş hemen hemen herkesin kulağına tanıdık bir ezgi fısıldarken, ancak meraklısı bu iki sözcüğün horatius'un sevgiliye verilen bir yaşam öğüdü olduğunu biliyordu. gezilerimi sürdürdükçe, sententialara farklı bir gözle yaklaştım ve onlardan, daha sonraki çalışmalarıma konu olacak ünlü edebiyatçıların ya da düşünürlerin özel duygulanımlarını yakalamaya çalıştım. şiirin güzelliğinden anlayamayacağına inandığı cahil halk için odi profanum vulgus (cahil halktan nefret ederim) diyen horatius'un şairce öfkelenişine; catullus'un karmaşık aşk savaşımını odi et amo (nefret ediyorum ve seviyorum) olarak özetleyen kısacık ama derin çığlığına tanık oldum. eski günlerin değerlerinin, gelenek ve göreneklerinin yitip gittiğine sızlanan cicero'nun o tempora, o mores! (hey gidi adetler, hey gidi günler!) şeklindeki serzenişini, vergilius'un romalı yiğite4 tutturduğu, arma virumque cano (silahların ve bir yiğidin türküsünü söylüyorum!) biçimindeki türküsünden damlayan yurt sevgisini dinledim. yaşamın gerçekliğini o vita misero longa, felici brevis (ah yaşam, zavallıya uzun, mutluya kısa!) deyişiyle dillendiren publilius syrus'un yazgıyı kabullenişine, amici, diem perdidi (dostlar, bugünü de harcadım!) diyerek boşa geçirilen bir günün yaşamdan bir çalıntı olarak gördüğünü belirten ve yaşamı bu kadar ciddiye alan imparatorun görev bilincine hayranlık besledim, ve besliyorum...



    antikçağ'ın lamba isi kokan odalarında, balmumundan tabletlere kazman yazılardan çıkarılan bu bilgece deyişlerin her biri, doğanın, insanın, yaşamın ve kültürün en yalın ve en etkin anlatımlarıdır. bu deyişler sayesinde, herkesin bildiği doğrular, bilgece düşünen, zeki, nüktedan ve her şeyden önce yaşam ustası olan edebiyatçıların dilinde yoğrularak kolay ve çarpıcı bir yöntemle aktarılır. yunan-latin yazın dünyasının söz sanadarında önemli bir yer edinen ve genel olarak sententiae olarak bilinen bu aktarımlar, okuyucunun ya da dinleyicinin ruh halini değiştirecek kadar güçlü, ikna yeteneği yüksek ifade biçimleridir ve edebiyatın her türünde, gerek düzyazı, gerekse şiir alanında, ya da antikçağ'ın toplumsal ve siyasal yaşamında önemli rol oynayan ikna edici konuşmalarda, metnin içeriğine renk ve zenginlik katan, üstü kapalı söylemeler (imalar), vurgulamalar biçimine girerek, yazının ya da konuşmanın kalıcı-, lığını, başka deyişle yazgısını belirleyecek kadar başat rol oynamıştır.5 francis meres, palladis tamia adlı deyişlerden oluşan hazinesinde, zeka pırıltıları gösteren edebi bir metnin birbirini tamamlayan üç kaynağı olduğunu ve bu kaynakların başında sententia'nın geldiğini6 belirtirken, çok haklıdır.7

    aristoteles, rhetorike adlı yapıtında, sententia'yı, enthymeme nin (retorikte: örtük kıyas) bir parçası olarak görmektedir (2.1393 a-b).8 ona göre, bütün söylev türlerine (siyasal, yasal ve törensel söylevler) uygun düşecek iki türlü retoriksel kanıtlama vardır: sententia (ya da entymeme) ve exempla (örnek).9 bu iki kanıtlama çeşidi, charles r. baskerville için özgün ve dakik bir edebi kurgu için gerekli olan kutsal ikizlerdir.10 aristoteles'e göre sententia genel ifadelerdir ve onaylanması ya da kaçınılması gereken davranış biçimlerini gösterir (2.1395 b), bir başka deyişle ahlaksal bir özellik taşır. çünkü insanların inandığı değerlerin, herkesin kabul ettiği hakikatler olarak bilgece sözlerle örülüp sunulması büyük etki yaratır (2.1395 b). inandırmaya yönelik konuşmalarda, tarih içindeki önemli olaylardan derlenen anektodlarla beşlenen bilgelikler (sententia'lar), konuşmacı ile söylev ustasının arasında bir düşünce birliği yarattığından, konuşmanın başarısını olumlu yönde etkiler. sir thomas elyot, cicero ve demosthenes'i öven bir yazısında, her iki hatibin bilgelikle örülü kısa ve özlü söz kullanımının ve tarihten seçtikleri erdem örneklerini sunmadaki ustalıklarının, söylevlerini mükemmelleştirdiğinden söz eder.11



    antikçağ'da, sententia, basmakalıp deyiş (lat. locus communis; gr. koinoi topoi; ing. commonplace) olarak tanımlandığında, bir yaşam sanatı olarak anlaşılan ahlâk felsefesiyle ilişkilendirilmiştir. cicero'nun tanımladığı gibi (de oratore 1.15.67) ,12 insan doğasını, kusurlarını, tutkularını, kendine hakimiyeti, ölçülü olmayı, kederi ve ölümü konu edinen ahlâk felsefesinde, bir etik ilke olarak kullanılan locus communis, bu anlamda, yaşantımızı nasıl düzenleyeceğimizi gösteren kurallar dizgesini oluşturmuştur. latin dünyasının sözcük sanatları üzerine ayrıntılı bilgi aktaran rhetorica ad herennium'a göre, sententia, insan yaşamında onaylanacak ya da onaylanmayacak davranış kalıplarını gösteren ve yaşamın derinlerinden çekip çıkarılan söz sanatıdır (4.17).13 retorik sanatının ilkeleri ve eğitimi üzerine yazdığı institutio orataria adlı yapıtında, quintilianus sententia yi nükteli ve yer yer taşlama içeren cümleler, çarpıcı yansımalar olarak tanımlar. bu tanımıyla, başka birçok söylevcinin sententia tanımına öncülük eden quintilianus'a göre, eskiler sententia'yı bir duygu ya da düşünceyi dile getirmek amacıyla kullanmıştır (8.5.1-5).14

    felsefe-sententia ilişkisi, sententia derlemelerinin en ünlülerinden olan, 1477 yılında ingiltere'de william caxton tarafından kaleme alınan the dicts and sayings of the philosophers adlı yapıtta açıkça gözler önüne serilmiştir.15 aynı şekilde, montaigne, essais adlı ünlü yapıtını yunan ve latin yazarlarından seçtiği ve insanın ahlaksal zayıflıklarını ve cahilliklerini ön plana çıkaran 50 sözle çapıcı kılmıştır.16 ahlâk ilkeleri olarak kullanılan sententia'lar, yazın tarihinin yanında, görkemli sanat yapıtlarının üzerine kazınarak belleklerden hiç çıkmayacak hale getirilmiştir. örneğin, francis bacon'ın babası sir nicholas bacon, gorhambury'deki şatosunun girişini ve ziyafetlerin düzenlendiği meyve bahçesindeki küçük evini klâsik yazarlardan seçilen 59 sententia ile donatmıştır.17

    eğitimin temeline doğru davranış (ethica) ve etkili konuşma (rhetorica) sanatını döşeyen 16. yüzyıl eğitim anlayışında, cicero'nun yetiştirmeyi tasarımladığı doctus orator (aydın hatip) ideali, ya da, daha açık bir ifadeyle, mükemmel bir hatibin bütün bilgi dallarında iyi bir eğitim almış olması gerektiği düşüncesi, etkin bir örnek olmuştur. cicero'nun bu düşüncesi, cato'nun ideal insan tanımı olan, vir bonus dicendi peritus (konuşmada usta erdemli adam)18 ideali üzerine yapılanmıştır. cicero, pratik felsefe olarak algıladığı, vita (yaşam) ve mores (ahlâk) üzerine bilgi edinme uğraşısını, başka deyişle, erdem, görev, eşitlik, iyi, yararlılık, onur, onursuzluk, utanç, ödül, ceza gibi konular üzerinde çalışmayı, bir hatibin sorumluluk alanına devretmiştir (de oratore 1.15.68-69; 3.27.107-8). ona göre gerçek bir hatip insanlık yaşamının tüm içerikleri üzerine inceleme yapmak, okumak ve tartışmak zorunda olduğundan (de oratore 3.14.54), felsefe uğraşısını belâgatli konuşma sanatından ayrı tutmamalıdır (3.14.55). cicero'nun, "nihil enim est aliud eloquentia nişi copiose loquens sapientia = belagat, sözcük haznesi geniş ve üretken bir felsefi uğraştan başka bir şey değildir", görüşü çerçevesinde şekillenen bu anlayışı geliştiren rotterdamlı erasmus, klâsik yazarların yapıtlarındaki görüşlerden hareketle, ahlâk felsefesi ile retoriği tek bir çalışma sahası olarak ele almıştır. ona göre (adagia, 14),19 sententia bilgisi özellikle dört konuya hakimiyeti sağlamaktadır: felsefe, ikna etme, konuşmada zerafet ve çekicilik yaratma, en iyi yazarları anlama. erasmus için sententiae, eskiye tanıklık ettiğinden, başlı başına bir saygınlık ve otorite içermektedir. ona göre, dile rahat bir soluk ve yücelik kazandırabilen veya ifadenin zerafetine katkıda bulunan söz sanatı sententia, nükteli ve bilgece kurgulanmış her tür konuşmaya uyarlanma yeteneğine sahip olduğu için, hiç kuşkusuz, istenen büyüyü yaratabilecek ve konuşmanın tümünü kendi etkisi altına alabilecek yapıdadır (adagia, 17); bu yüzden sententia'yi konuşmanın uygun yerlerine dokumak, konuşmanın bütününü antikçağ'ın kıvılcımlarıyla aydınlatmak demektir (adagia, 17-18).



    erasmus'un görüşlerinden etkilenerek, kökten dinci akımların yaralayıcı saldırılarına karşı şiir türünü korumaya alan diğer hümanistler, sententia'yi şiirsel bir ölçüt olarak yorumlamaya başlamışlardır. girolamo vida, şairlere öğütler içeren yapıtı de arte poetica'da şairlerin bilgece öğütler içeren ve dizelere tat katan kısacık sententia'larla. bezeli şiirleriyle, insanların yüreklerini derinden sarsarak toplumsal işlevini en iyi şekilde gerçekleştireceklerini ve söylemek istediklerini torunlarının belleğine kazıyabileceğim belirtmiştir (de arte poetica, 1527).20

    erasmus'un bu görüşlerinin somut ifadesi olan adagiorum chiliades adlı sententia koleksiyonu bu konuyu uğraş edinen kişilerin başvuru kaynağı olmuştur. ama klâsik kaynaklardan derlenen bilgece deyişlerin ilk rönesans derlemesi, polydore vergil tarafından kaleme alınıp adagia'dan iki yıl evvel 1498'de venedik'te yayımlanan, proverbioruım libellus adlı yapıttır. ilk baskısı 306 veciz sözü ve kısa yorumlarından oluşan bu yapıta, sonradan 431 kutsal atasözü eklenerek 1521 yılında ikinci baskısı yayımlanmıştır.21 gerek bu yapıtlar, gerekse erasmus'un koleksiyonu, söz konusu yüzyılın bu alandaki çalışmaları besleyen ve geliştiren bir yüzyıl olması sayesinde, birçok başka koleksiyona öncülük etmiştir. özellikle shakespeare'in yapıtlarında yoğun ilgi gören ve tanınması kolaylaşan klâsik deyişler, günümüzün batı yazınının çeşitli türlerindeki konu ve anlam uyumuna ahenk katmayı sürdürmektedir.22

    klâsikçağ'dan, nice zorlu ve yorucu çalışmalar sonucu günümüze aktarılabilmiş binlerce sententia arasından derleyebildiklerimiz, antikçağın bilgelik soluğunu türk okuyucusuna duyumsatabilirse, edebiyat üstatlarımızın ruhunu okşayıp dizelerine konuk olabilirse ya da sanat tarihimizin görkemli yapıtlarına, müzisyenlerimizin coşkun ezgilerine farklı bir renk katabilirse, ne mutlu! öyleyse latin edebiyatının ıtır kokulu bahçelerinden, gümüş rengi akan nehirlerinden, geniş gölgeli kayın ağaçlarından süzülüp gelen bu sözlerin büyüsüne kapılıp çıktığımız bir dağ yamacından, tüm okuyuculara şöyle seslenelim: lectori salutem!23

    Çiğdem Dürüşken

    Latince Deyişler ve Yaşamın Renkleri, Homer
    Sunuş'tan

    by c. cengiz çevik (c) 2007
    jimi the kewl